Your address will show here +12 34 56 78
blog

Hamilelikte ß-HCG Değeri Nedir?

HCG (Human Chorionic Gonodotropin), plesentada üretilen ve gebeliğin devamı için mutlak gerekli olan hormondur. HCG vücutta; özellikle gebeliğin ilk 3 ayında bebeğin rahim içine tutulması ve yer oluşturması için gerekli hormon olan progesteronun salınımını uyarır. Alfa (α) ve beta (ß) olmak üzere ilk alt grubu vardır. Beta formu yani kısa adıyla ß-HCG gebelikle daha çok ilişkilidir ve gebelik testinin ana unsurudur. ß-HCG testinin kesin bilgi vermesi için adet tarihinin gecikmesinden 7-10 gün sonra yaptırılması önerilir. Normal bir hamilelikte ß-HCG değeri yükselebildiği gibi dış gebelik, mol gebelik (üzüm gebeliği), boş gebelik durumlarında da yüksek çıkabilir.Bu testi yaptırırken açlık veya tokluk durumunuz önemli değildir.

ß-HCG gebelik şüphesi olan kadınlarda kullanılan kan testidir. Hızlı ve güvenilir bir yöntemdir. Bu yöntem ile hamilelikte plazmada yükselen ß-HCG hormon düzeyi araştırılır. Gebelik ihtimali olan kadınlarda plazma ß-HCG düzeyi 5 mIU/ml (miliinterrasyonelunite/ mililitre) ve üzeri olduğunda gebelik varlığından bahsedilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki kesin tanı jinekolojik ultrason muayenesi ile gebelik kesesinin izlenmesi ile konur. Gebeliğin başladığı, döllenmeyi takiben 8.günden itibaren kanda yükselmeye başlayan ß-HCG ilerleyen günlerde 2 kat artış gösterir. 10. gebelik haftasına kadar yükselir. Progesteron ihtiyacının azalmasıyla beraber 12-13. gebelik haftasından itibaren düşmeye başlar.

Hamilelikte ß-HCG değeri bize anne karnındaki bebeğin (fetüs) sağlığı hakkında net bir bilgi vermez. Herhangi bir sebeple gebeliğin sonlandığı durumlarda fetüsün varlığından ötürü az da olsa ß-HCG üretimi devam eder. Bu yüzden gebeliğin kanıtlanmasını veya fetüsün sağlığı hakkında bize en net bilgiyi jinekolojik ultrason muayenesi sağlar.

Haftasına Göre Hamilelikte ß-HCG Değeri

Güvenilir bir test olan ß-HCG ile hamileliğinizin kaçıncı haftasında olduğunuzu tespit edebilirsiniz. Aşağıda gösterilen hamilelikte ß-HCG değeri tablosu yaklaşık olarak hesaplanmıştır.

Gebelik Haftası (Son Adet Tarihine Göre)                           ß-HCG Değeri

  1. Hafta     5 – 50 4. Hafta                                                                  5 – 426 5. Hafta                                                                 20 – 7,300 6. Hafta                                                                 1,080 – 56,000 7-12. Hafta                                                            7,650 – 290,000 13-16. Hafta                                                          13,300 – 250,000 17-24. Hafta                                                          4,000 – 165,000
Burada yer alan değerler bilgilendirme amaçlıdır, kendi test sonuçlarnı mutlaka doktorunuz ile değerlendiriniz.
0

blog

Hamilelikte Yatış Şekli

Hamilelik sürecinde birçok zorluk anne adayının karşısına çıkabilir. Bunlardan bir tanesi de “uyku” ve “hamilelikte yatış şekli”dir.

Hamilelik öncesi uykuya dalmak için edindiğiniz alışkanlıkları devam ettirebilirsiniz. İlk 3 ay yatış şekli çok büyük önem arz etmeyecektir. Sonrasında bebeğin anne karnındaki gelişimi hızlanacağından kan akışının sürekliliği daha da önem kazanacaktır.

Vücudun sağ tarafına yakın taraftan vena cava adı verilen vücudun en büyük toplar damarı geçmektedir. Uyku pozisyonu olarak sağ tarafına yatmak bu damara baskı yapacağından, vücutta dolaşan kanın kalbe geri dönüşü de zorlanacaktır. Bu durum beraberinde dolaşım sistemi başta olmak üzere sindirim ve solunum sisteminde de sıkıntılara yol açabilir. Vücutta ödem oluşumu, nefes almada zorluk, sırt ağrıları, basurlarda artma gibi problemler görülebilir.

Hamilelik sırasında yüz üstü yatmak durum itibariyle oldukça zordur. Zaten bu yatış pozisyonu hem anne için rahatsızdır hem de bebeğe maksimum baskı yapacağı için bebek için sakıncalıdır. Özellikle ilk 3 ay yüzüstü yatmak ölü doğum oranını arttırır.

Sırt üstü yatmak sağ tarafa yatmaya benzer problemler yaratabilir. Zaten 3. trimesterdan sonra anneye oldukça sıkıntı veren bu pozisyon, anne tarafından tercih edilmeyecektir. Hatta anne uyku sırasında sırt üstü pozisyona geldiğinde kendiliğinden uyanıp pozisyon değiştirmek isteyebilir.

Uyku sırasında bu pozisyona geldiğini fark eden anne paniğe kapılmamalıdır. Uyku sırasında pozisyon birçok kez değişecektir.

Anne adayı için en uygun yatış pozisyonu sol tarafına döndüğü, bacaklarını kırıp iki bacak arasına yastık aldığı pozisyondur. Bu durumda hem anne vücudundaki kan akışı en verimli şekilde olacaktır hem de plasenta pozisyonu bebeğe rahat bir alan sağlayacaktır. Ayrıca bebeğin hafif sola kayması anne karaciğerini rahatlatacak, böbreklerdeki baskı azalacaktır. Annenin sola yattığı pozisyonda yumuşak bir battaniye ile sırtın desteklenmesi de anneye rahatlık sağlayacaktır.

Hamilelik öncesinde anne adayının alışık olduğu uyuma pozisyonu sağ tarafa yatmak, yüz üstü ya da sırt üstü pozisyonlar ise hamilelik öncesi ya da ilk aylarda sola yatma alışkanlığı kazanması önemli olacaktır.

Ayrıca anne adayının kolay uykuya dalabilmesi için gece ılık süt içilmesi, uyku öncesi ılık bir banyo, her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkma alışkanlığının edinilmesi ve gün içerisinde açık havada kendini fazla yormadan yürüyüş yapması önerilmektedir.

0

blog

Kaybolan İkiz Sendromu (Vanishing Twin Sendromu)

Gebelik başlangıcında ikiz, üçüz gibi çoklu gebelik görülmesine rağmen sonrasında bebeklerden bir veya daha fazlasının düşmesiyle ortaya çıkan duruma kaybolan ikiz sendromu denmektedir.  Kaybolan fetüs, anne,plasenta ya da diğer fetüs tarafından emilerek ortadan kaybolur.
 

Kaybolan İkiz Sendromu Nasıl Belirlenir?

Ultrason öncesinde doğum sonrası plasenta üzerinde çalışmalar yapılarak belirlenen kaybolan ikiz sendromu, günümüzde ultrason kullanımı ile ilk trimesterda kolayca belirlenebilmektedir. Örneğin gebeliğin 6.-7. haftasında ultrasonda ikiz görüntüsü elde edilen annenin bir sonraki muayenesinde, doppler cihazı ile tek kalp atışı duyulması sonucunda tekrar edilen ultrasonda tek fetüs görülmesi ile tanı konulur. Çoklu gebeliklerin %21-30’nda kaybolan ikiz sendromu görülür.

 

Kaybolan İkiz Sendromunun Nedeni Nedir?

Birçok olguda neden bilinmemektedir. Kaybolan ikiz sendromu ile sonuçlanan anomalilerde çoğunlukla erken dönemde oluşurken aniden oluşmamaktadır. Kaybolan ikiz durumlarında fetal fetüs ya da plasentada yapılan araştırmalar sonucunda kaybolan ikizde kromozomal anomali tespit edilirken, hayatta kalan fetüsün sağlıklı olduğu görülmüştür.
 

Kaybolan İkiz Sendromunun Anne ve Diğer Fetüse Etkisi Nedir?

Kaybolma durumu ilk trimesterda görülürse anne ya da fetüs üzerine etkisi çoğunlukla olmaz, diğer fetüsün gelişimi normal bir şekilde devam eder. İkinci ve üçüncü trimesterda görülen kaybolma ise hayatta kalan fetüs için risk oluşturabilir. Özellikle bu vakalarda serabral palsi görülme riskinin arttığı belirtilmiştir.
 

Kaybolan İkiz Sendromunun Belirtileri Nelerdir?

Çoğunlukla 30 yaşın üzerindeki annelerde, gebelik döneminde kanama, rahim kasılmaları ve kasık bölgesinde ağrılar görülür.
 

Kaybolan İkiz Sendromunda Tedavi Nasıldır?

İlk trimesterda görülen kaybolmalarda özel bir tedavi gerekli değildir. İkinci ve üçüncü trimesterda görülen kaybolma durumlarında ise gebe, yüksek riskli olarak tedavi edilmelidir.
 
Doğum öncesi fetüsteki diğer anomaliler konusunda NIFTY Test sayfamızı inceleyebilirsiniz.
0

blog

Gebelikte Beslenme

A VİTAMİNİ

Vitamin A, tüm canlılarda çok önemli bir vitamindir. Hücreyi koruma, üreme, bağışıklık sistemi ve görme için gereklidir. Bu gereklilik, özellikle büyüme ve doku gelişiminin hızlı olduğu hamilelik, bebeklik ve erken çocukluk dönemlerinde ise daha da artar. A vitamini gereksinimi özellikle hamileliğin ilk 3 ayında daha fazladır. Bu dönemde A vitamininin yetersiz tüketilmesi de düşüklere ve doğumsal anomalilere neden olur. Yine yetersiz A vitamininin hamileliğin son 3 ayında gece körlüğü oluşturduğu, fakat bu sorunun genellikle doğumdan sonra kendiliğinden kaybolduğu belirlenmiştir.

D VİTAMİNİ      

Hamilelikte D vitamini tüketimini aşırı veya yetersiz olması doğumsal anomalilere zeka geriliğine neden olabilir. Bu neden ile D vitamini tüketiminin yeterli miktarda olması çok önemlidir.

FOLİK ASİT

Anne adayının folik asit içeren multivitamin ve mineralleri hamilelik öncesi ya da hamileliğin ilk 3 ayı boyunca kullanmaya başlaması çocuğun zeka gelişimi ise üzerine olumlu etki sağlar. Folik asit bebeğin beyin ve omurilik oluşumu için gerekli bir B vitamini çeşididir. Hamilelik dönemin de folik asit demir ve D vitamini gereksinimi iki katma çıkar. Hamile bir kadının yeterli oranda folik asit alabilmesi için yaklaşık olarak günde 20 tabak brokoli, 39 tabak bezelye, 34 adet yumurta ya da 54 dilim ekmek yemesi gerekir. Yani normal beslenme düzenin de yeterli miktar da folik asit alınması mümkün değildir. Vücutta depolanabilen bir vitamin çeşidi olmadığı için mutlaka hamilelikten önce ve hamileliğin ilk 3 ayın da takviye edilmesi gerekir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) hamilelik öncesi ve hamilelik sonrası annenin alması gereken folik asit ihtiyacını gün de 0.4 ile 0.8 miligram olarak belirler. TÜBİTAK’ın yapmış olduğu bir araştırmaya göre ülkemizde hamile 100 kadından 60’mda folik asit eksikliği görülüyor. Oysa folik asit içeren besinleri günlük besin tüketimimizde bolca kullanmaktayız. Yumurta, süt, ananas,kuşkonmaz,bezelye, brokoli, karnabahar ve mısır gibi besinler folik asit içeriği yüksek olan besinlerdir.


Hamilelik sürecinde yetersiz ve dengesiz beslenmenin anne sağlığına etkileri:

Osteomalasia: Kemik dokusunun yumuşaması ve kolay kırılabilir bir hale gelmesidir. Bebeğe anneden kalsiyum depo edilmesi, annenin kalsiyuma olan gereksinimini arttırır. Anne adayı yetersiz beslendiğinde kemik dokusunun yapımı ve sağlığı için gerekli olan kalsiyum, fosfor gibi mineralleri tüketmezse, yetersiz beslenmenin yanı sıra D vitamini kaynağı olan güneş ışınlarından da yararlanamaz ise kemiklerinden kalsiyum ve fosfor çekilir. Kemik dokusunun yapısı bozulur, erken deforme olur. Kemiklerden minerallerin çekilmesi sonucunda diş çürüklükleri ve osteomalasia gibi kemik hastalıkları oluşur. Kalsiyum tüketimi ile sorunlu hamilelik arasında doğrudan bir ilişki belirlenmemiş olmasına rağmen özellikle; 25 yaşın altındaki hamilelerde, yetersiz kalsiyum alımının annede ileri yaşlarda kemik erimelerine ve deformasyonlarma neden olabileceği düşünülür. Ayrıca hipertansiyonu olan hamilelere günlük diyetlerine kalsiyum eklendiğinde tansiyonun düştüğü tespit edilmiştir. Fakat; hamilelikte fazla miktarda kalsiyum tüketimi böbrek taşları riskini ve idrar yolları enfeksiyonlarını arttırır. Ayrıca demir, çinko, magnezyum gibi bazı minerallerin de emilimlerini olumsuz etkileyerek bu minerallerin kullanılmadan dışarı atılmasına neden olabileceği bilinir. Bu nedenle hamilelik döneminde eklenecek kalsiyumun gün içerisinde hangi besinlerle beraber tüketildiğine ve tüketim zamanına çok dikkat etmek ve gerekirse bir diyetisyenle beraber programlamak gereklidir.

0

blog

ONKOGENOKS KALITSAL KANSER PANELLERİ 

Genellikle onkolojik hastalıkların aileden genetik miras olarak kalma olasılığı %5 ile %10 arasındadır. Meme kanseri, yumurtalık kanseri, polikistik olmayan kolon kanseri ve melanoma  kalıtsal bileşeni olan kanserlerin başlıcalarıdır.  

Dünyada yaklaşık her 8 kadından 1’inde hayatı boyunca meme kanseri, her 50 kadından 1’ine yumurtalık kanseri tanısı konulmaktadır. Her iki kanser türü de erken evrede tespit edildiklerinde tedavi şansı çok yüksektir. Meme kanserinde erken tanı, tedavi başarısını %98’e kadar çıkarmaktadır. Tüm kadınların 40 yaş itibariyle kanser taramalarını düzenli olarak yaptırmaları gerekmektedir. Ailesel risk faktörü bulunan kadınlarda taramalar 25 yaşından itibaren başlamalıdır.

BRCA1 BRCA2 genleri vücudumuzda tümör oluşumunu engelleyici görev yaparlar. Bu genlerde meydana gelen mutasyonlar bireylerde meme kanseri ve yumurtalık kanseri riskini büyük oranda arttırır. Dahası aile bireylerinde meme kanseri öyküsü olması bireyin bu genlerinde mutasyon olması riski oldukça fazladır. Bu genlerinde mutasyon saptanmış bireylerde, hasta rızası doğrultusunda cerrahi olarak memenin alınması meme kanseri riskini %90 oranında azaltmaktadır. Bu oran BRCA1 BRCA2 genlerinde mutasyonu olan bireylerde yumurtaığın alındığı durumlar için de geçerlidir. Bu sebeple meme kanseri alan kadınlarda doğurganlık yaşının sonlarında ve ya yeterli çocuk sahibi olunmuşsa yumurtalığın da alınması önerilir.


BRCA1 veya BRCA2 mutasyonu taşıyan erken evre meme kanserli 676 kadın hastanın 345’inin yumurtalıkları alınırken 331’ine herhangi bir cerrahi işlem uygulanmamıştır. Hastalar 12. 5 yıl takip edilerek meme kanserinden ölüm oranları değerlendirdirilmiştir. Sonuç olarak yumurtalıkları alınan kadınların meme kanderinden ölüm oranlarının %56’dan daha düşük olduğu görülmüştür. Taşıdıkları gen mutasyonuna bağlı olarak değerlendirmeye alındıklarında BRCA1 mutasyonu olanlarda meme kanserinden ölüm riskinde anlamlı derecede azalma kaydedilirken BRCA2 mutasyonu olanlarda böyle bir etki görülmemiştir. Bunun nedeni çalışmaya alınan popülasyondaki hastalarda gözlemlenen BRCA2 mutasyonu olan bireylerin sayısının azlığı olabilir. Yumurtalıkların alınması östrojen reseptörü negatif meme kanserli hastalarda daha güçlü bir etkiye neden olmuştur. Ailesinde meme kanseri öyküsü bulunan,aynı bireyde her iki memede de kanserin saptandığı, aynı hasta ve ya aile bireylerinde meme kanseri ve ya yumurtalık kanserinin saptandığı, erkeklerde meme kanserinin görüldüğü üçlü negatif olmayan ve HER2(ERBB2) reseptçrü taşımayan meme kanseri vakalarında BRCA1 BRCA2 genleri taranmalıdır.


Onkoloji test panellerine buradan ulaşabilirsiniz
0

blog

Kemik Tümörü Nedir?

Kemik hücrelerinde başlayıp çoğunlukla kol ve bacaklarda görülen kanser türüdür. En çok grülen kemik kanseri türü osteosarkom olarak adlandırılır, kemik kanseri türleri çoğunlukla iyi huyludurlar.

Kemik Tümörü Belirtileri Nelerdir?
En sık görülen belirti sıradan bir şekilde başlayan ancak uzun süre geçmeyen ağrılardır. Kaburga ve kaval kemiği gibi cilde yakın kemiklerde şişlikler de görülebilir. Bazı durumlarda ise kendi kendine kırılan kemikler tümör göstergesidir. Bunlarla beraber aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda uzman doktora başvurulması önerilir:
• Ağrı kesicilerle geçmeyen eklem/kemik ağrıları,
• Giderek şiddetlenen uzun süreli ağrılar,
• Ağrı hissedilen bölgede şişlik/kızarıklık/hassasiyet,
• Kemik ağrılarına iştahsızlık, halsizlik, ateş gibi durumlar eşlik ediyorsa.

Kemik Tümörü Türleri Nelerdir?

Kemik kanseri düşük, orta, yüksek dereceli olmak üzere genel olarak 3’e ayrılır. Yüksek dereceli kemik kanserinin yayılma hızı daha fazladır, metastazlar görülebilir. Tedavinin seyri için kanser türünün doğru teşhisi önemlidir.

Kemik Tümörü Risk Faktörleri Nelerdir?

Kemik tümörleri çok sık rastlanılan kanserler olmamakla beraber, gençlik çağında rastalnılan kemik tümörünün nedeni de tam olarak bilinmemektedir. Risk faktörü olarak şunlar sıralanabilir:
• Erkeklerde görülme olasılığı daha fazladır.
• Daha hızlı kemik gelişimine bağlı olarak, daha uzun boylularda daha sık görülür.
• Genetik bazı hastalıklar.

Kemik Tümörü Tanısı Nasıl Konulur?

Çocukluk çağında uzun süre geçmeyen kemik ağrılarında çekilen röntgen tanı konması için çoğunlukla yeterli olmaktadır. Tümörün bulunduğu yer hem teşhis hem de tedavi için önemlidir. Röntgenin yeterli olmadığı durumlarda PET, bilgisayarlı tomografi, MRI gibi görüntüleme yöntemleri de kullanılabilir. Kemik sintigrafi yöntemi ise metastaz olup olmadığı tespiti için kullanılır.

Kemik Tümörü Teavisi Nasıl Yapılr?

Tıp alanındaki gelişmelerle beraber uzuv kayıpları oldukça düşürülmüştür. Özellikle çocukluk çağındaki kanserlerde, büyüme plakları sağlıklı kemiklerle onarılarak ilerleyen dönem için sıkıntısız bir tedavi sunmaktadır. Tedavi yöntemleri tümörün türü, yerleşimi, hastanın yaşı gibi faktörlerle değerlendirilir.

0

blog

Çocukluk Çağı Kanserleri – Lenfoma

Çocukluk çağında en sık görülen 3. kanser türüdür. Çoğunlukla lenf bezlerinde tutulmalar görülse de lenf bezleri dışında da tutulmalar görülebilir, bunlar ekstra-nodal lenfoma olarak adlandırılır. Lenfomayı genel olarak Hodgkin ve non-Hodgkin olmak üzere iki ana bölüme ayırmak mümkündür.

Hodgkin lenfoma, çocukluk çağı lenfomalarının %40’ını ve tüm çocukluk çağı kanserlerinin %6’sını oluşturur. Hodgkin lenfoma görülme sıklığı yaşla beraber artmaktadır. Hodgkin lenfoma 5 yaş altında nadir görülür, ergenlik (15-19 yaş) ve 55 yaş üzeri en sık görülen dönemlerdir. Erkek çocuklarında kız çocuklarına oranla daha sık görülür.

Hodgkin lenfoması olan hastalar boyun ya da supraklavikuler yerleşimli kauçuk kıvamında, ağrısız ve boyut olarak büyümüş lenf düğümleri ile başvururlar. Hastaların %80’inde bu duruma rastlanılır. Koltuk altı ve kasıklarda tutulumlar da görülebilir. İlk muayene fiziksel olarak yapılır, lenf düğümlerinde bir sorun fark edilirse tam kan sayımı, periferik yayma, kemikiliği aspirasyonu ve biyopsisi yapılması gereken temel incelemelerdir.

Non-Hodgkin lenfoma, çocukluk çağı lenfomalarının %60’ını ve tüm çocukluk çağı kanserleri içerisinde en sık görülen 4. kanser türüdür. Çoğunlukla hızlı büyüyen tümörler olup 60 alt türü mevcuttur. Hastalık gelişiminde bazı DNA ve RNA virüsleri etkilidir, en sık rastlanılan Epstein-Barr virüsüdür.

Tedavi Yöntemleri
Lenfoma tedavisinde genel tedavi yöntemi kemoterapidir. Tedavi için cerrahi müdahale ilk aşamada tercih edilen bir yöntem değildir. Özellikle Hodgkin lenfoma tedavisinde oldukça yüksek bir tedavi başarısı vardır.

Kaynak




0

blog

Kanser Görülme Riski Nedir?

Dünyada yaklaşık her sekiz kadından birine (%11) hayatı boyunca meme kanseri, her 50 kadından birine yumurtalık kanseri (%1.4) tanısı konulmaktadır. Her iki kanser türü de erken evrede tespit edildiğinde tedavi şansı çok yüksektir. Meme kanserinde erken tanı tedavi başarısını %98′ e kadar çıkarmaktadır. Tüm kadınların 20 yaşından itibaren düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yapmaları ve 40 yaşından itibaren kanser taramalarını düzenli olarak yaptırmaları gerekmektedir.Ailesel riskleri ve kalıtsal yatkınlıkları bulunan kadınlarda taramalar 25 yaşlarından itibaren başlamalıdır. Ülkemizde meme kanserlerinin %40′ ı 50 yaşın altındadır. Kanserlerin önemli bir kısmı çok ilerlemiş evrede (Evre III ya da IV) tanı almaktadır, bu da başarılı tedavi şansını oldukça düşürmektedir.

Genetik Mutasyonlar Riski Arttırır Mı?

Kadın ve erkeklerde görülen kanserlerin %10-15′ i kalıtsal genetik değişikliklere bağlıdır. Genetik nedenlerle meme kanserinin görüldüğü ailelerde benzer şekilde yumurtalık, prostat, kalınbağırsak kanserlerinde de artış görülebilir. Genetik yatkınlık taşıyan kadınlar mamograf taramalarından kaynaklanan radyasyona karşı daha hassastır, dolayısıyla yapılacak tetkiklerin bu bilgi ışığında düzenlenmesi gereklidir. BRCA1 mutasyonu bulunması, 80 yaşına kadar bir kadının meme kanseri olma riskini %87’ye, yumurtalık kanseri olma riskini %54’e kadar kadar arttırabilir.

Kalıtsal Yatkınlık

Her insanda, yaşlanmayla beraber vücutta biriken mutasyonlar, kanser riskini arttırır. Bu durum, özellikle kalıtsal yatkınlığı olan kişilerde 80’ li yaşlara  kadar kanser eğilimini önemli oranda arttırmaktadır. Kalıtsal yatkınlığın varlığı rahim, prostat, pankreas, mide gibi organlarda kanser görülme riskini önemli ölçüde arttırmaktadır. Kalıtsal yatkınlığı olan kişilerde kanser daha erken yaşlarda görülür, ayrıca çift taraflı veya birden fazla kanser türü ortaya çıkabilir.

Klinik Faydaları Nelerdir?

Kansere yatkınlık genlerinin taşındığı ailelerde birden fazla bireyde aynı veya farklı kanser türü ortaya çıkabilir. Kansere yatkınlık geni taşıyıcısı olduğu belirlenen hastalarda kanser oluşumunu önleyici tıbbi tedbirlerin alınmasını sağlar, İlgili kanser risklerine yönelik düzenli takip ve erken müdahale imkanı verir, Ailede bulunan yatkınlık genlerini taşımadığı belirlenen bireyler, gereksiz takip ve müdahalelerden korunur, Yatkınlık genlerine göre kişiye özgü tedaviler planlanabilir.

Testler Şu Kişiler İçin Uygundur

  • 50 yaşından önce meme kanseri tanısı alan hastalar
  • Herhangi bir yaşta yumurtalık kanseri olan hastalar
  • Birden fazla meme veya yumurtalık kanseri gelişen hastalar
  • Kalıtsal kanser sendromu(*) öyküsü olan hastalar
  • Kalıtsal kanser riskleri yüksek bölgelerden gelen kişiler
  • Ailede genetik olabileceği düşünülen meme, yumurtalık, pankreas, kalınbağırsak kanseri olan hastalar
  • Erkeklerde meme kanseri
Bunlara ek olarak: Ailesinde kalıtsal kanser hastalığı bulunduğu bilinen ve kendi genetik risklerini öğrenmek isteyen sağlıklı bireyler   Ayrıntılı bilgi için bize ulaşınız.
0

blog

Meme Kanseri Nedir?

Meme kanseri, hücrelerin kontrolsüz ve anormal bir şekilde meme içerisinde büyümesiyle oluşur. Bazen süt kanalları ya da süt üretim keselerine geçen hücrelerin çoğalma mekanizmaları bozularak tümörleri meydana getiren hücrelere dönüşerek yakındaki meme dokularına geçebilirler. Hatta bazı hastalarda koltuk altı lenf nodüllerine geçen kanser hücreleri oradan da vücudun diğer organlarına yayılabilir.

meme kanseri nedir

 

Meme kanserine meme hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar yol açar. Bu mutasyonlar bu hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmalarına neden olur. Bu mutasyonlar yaşlanma ve hayat koşulları nedeniyle ortaya çıkabildiği gibi, kalıtımsal olarak kişiye aktarılmış da olabilir.

 

Meme Kanseri ile ilgili bazı istatistikler (Amerika’ya ait):

  • Her 8 kadından 1’i yaşamı boyunca meme kanseri olabilir
  • Her 1000 erkekten 1’i meme kanseri olma riskine sahiptir
  • Meme kanseri olanların %85’inde aile öyküsüne sahip değildir
  • Meme kanserlerinin %5-10’u ebeveynlerden aktarılan genetik mutasyonlar sonucu oluşur

 

Meme kanseri, bir hastalıktan daha fazlasıdır.  Tümörler içerisinde birçok genetik farklılıklar mevcuttur.  Eğer meme kanseri olduğunuz belirlenmişse, kapsamlı tanı testlerine bir an önce başlamak oldukça önemlidir. Çünkü sizdeki tümörün benzersiz biyolojisini tanımlamak tedavinizin seyrini belirlemek açısından oldukça önemlidir.

Kaynak: http://www.mybreastcancercoach.org/en-US/Breast-Cancer-101/Overview.aspx

 

Bir sonraki yazımızda Meme Kanseri Türleri hakkında bilgi vereceğiz.

 

0

blog

Viral Enfeksiyondan Kansere: HPV Öyküsü (Rahim Ağzı Kanseri ve HPV)

Çoğumuz hayatımızın bir döneminde human papilloma virüsü tarafından enfekte ediliriz.Bu virüsün 100 den fazla farklı tipi bulunması ile birlikte, büyük bir kısmı herhangi bir belirti ortaya koymadan ve tedavi gerektirmeden yok olabilir.Bir kısmı ise zararsız siğiller oluşturabilir.Ancak virüs bu kadar masum değildir. Servikal kanserlerin neredeyse her tipine sebep olabilir.Ayrıca HPV enfeksiyonları genital, anüs, ağız ve gırtlak kanserlerinin gelişmesi riskini arttırır.
Bu noktada önemli bir soru gün ışığına çıkıyor:Eğer bir çok insan HPV enfeksiyonu yaşayabiliyorsa neden sadece bazıları kansere yakalanıyor?
 
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle bilim insanlarının kanser ve HPV ilişkisini nasıl keşfettiklerine bakmak gerekir.Servikal kanserler ve viral enfeksiyon ilişkisi ilk olarak 1950-60lı yıllarda servikal kanseri neyin tetiklediğini araştıran bilim insanları tarafından incelenmiştir.Araştırma kapsamında , bilim insanları araştırmaya dahil olan servikal kanserlere yakalanmış hastaların yaşam tarzlarını mercek altına almışlardır.Gözlemleri sonucunda hastaların arasında  cinsel yaşamı daha erken yaşlarda başlayan ve ya çok partnerli cinsel yaşamı olan kadınların sayısının diğerlerine oranla çok daha fazla olduğu farkedilmiştir.Kanser bulaşıcı bir hastalık olmadığından bu durum oldukça tuhaf olarak karşılanmıştır.Ancak bütün incelemeler aynı sonucu vermiştir: kaynak cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardır.
Bu durum Alman virolog  Zur Hausen’in dikkatini çekmiştir.Zur Hausen’in araştırmaları yoğunluklu olarak kansere neden olan virüs olaran da bilinen EBV üzerinedir.Bilim insanı Zur Hausen doktorların servikal kanser geliştiren genital siğiller üzerine yazdıkları raporları okumuş, bu bilgiyi İngiliz araştırmacı Richard SHope’un 1930’larda bir çeşit papilloma virüsün tavşanlarda siğil ve kansere neden olduğu bilgisiyle birleştirerek, aynı virüsün insana da etki edebileceğini düşünmüştür.

Zur Hausen genital siğile neden olan yeni bir virüs keşfetmiştir,Bu virüs günümüzde HPV-6 olarak bilinmektedir.Araştırmalarına devam etmiş ve servikal kanserlerin neredeyse yarısında rastlanılan HPV-16, sonrasında ise servikal kanserlerde 5 kişiden 1 ‘inde rastlanılan HPV-18i keşfetmiştir.Bu kansere neden olan 2 tip virüsün keşfi Zur Hausen’e Nobel ödülünü kazandırmıştır.

Takip eden yıllarda servikal kanserlerle ilişkili bir çok tipte virüs keşfedilmiştir.Bütün datalar bir araya getirilerek 1995 yılında 22 ülkeden gelen örnekler kullanılarak, HPV’nin 100 hastadan 93’ünde görüldüğü tespit edilmiştir.Ancak 1999 yılında örnekler tekrar incelendiğinde hastaların %99.7’sinde HPV enfeksiyonuna rastlanmıştır.

Bilim insanları bugüne dek yüzden fazla HPV tipi tanımlamıştır.Şanslıyızki bu virüslerin sadece bir kısmı kansere sebep olur.Kansere sebep olan tipleri “yüksek riskli” tipler olarak adlandırılır.Ancak HPV enfeksiyonuna yakalanan bir çok kadın ne yazıkki kansere yakalansa da , bazılarının immün sistemi virüsü altedebilir.Uzun süreli HPV enfeksiyonu geçiren kadınlar bazı problemlerle karşı karşıya kalır.Bu süreç boyunca virüs servikal hücreleri hedef alan kendi proteinlerini üreterek virüsün kendisini çoğaltmasına izin verir.Bu durum hücrelerin çoğalmasının kontrol edilemez hale gelmesine ve birçok genetik hasar bırakarak kanser gelişimine destek olmasına neden olur.

Peki yüksek riskli HPV enfeksiyonu tanısı alan kişilerin kansere yakalanması önlenebilir mi?

HPV, daha çok cinsel ilişki yoluyla bulaşan virüs kaynaklı bir enfeksiyondur. Kolay bulaşabilir ve kadınlarda erkeklere oranla daha yaygın olarak görülür.Kadınlarda genital siğil, rahim ağzı ve vajina kanserine neden olabilmektedir. Araştırmalara göre rahim ile ilişkili kanserleri %99.7’sinde yüksek risk taşıyan HPV enfeksiyonlarına rastlanmıştır.Dünya Sağlık örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı kalıcı HPV enfeksiyonunun rahim ile ilişkili kanserlerin  başlıca sebeplerinden olduğunu onaylamıştır.Günümüzde rahim ile ilişkili kanserler; nedeni açıkça bilinen, farkedilebilen ve engellenebilen bir kanser türüdür.





0

PREVIOUS POSTSPage 1 of 3NO NEW POSTS